Think Budget

Think Budget

Marka yüzü stratejisi mi, kaynak israfı mı?

Sosyal medyada görünür olma savaşının etkisiyle her işletme sahibi, kendi markasının yüzü olma hayali kuruyor. Ne de olsa kamera karşısına geçip ürününü kendisinin anlatması, dışarıdan birine para ödemekten daha cazip. Üstelik başarılı örnekler de ortada: Steve Jobs, Elon Musk gibi isimler markalarının yüzü olup büyük kitlelere ulaşmadı mı?

Ne oldu böyle? Biz kimlerle aşık atıyoruz? Bu özgüven nereden geliyor?

Steve Jobs Think Different dedi bende Think Budget diyorum.

“Ben de Yaparım” Özgüveni ve Cringe İçerik Tuzağı

Kamera önünde herkes aynı doğallıkla parlayacak diye bir güncelleme geldi de biz mi kaçırdık?

Yeni nesil küçük işletme sahiplerinin en sık düştüğü tuzaklardan biri de kendi yeteneklerini objektif değerlendiremeyip, profesyonel bir sunum becerisi gerektiren reklam işine bodoslama dalmaları oldu. Mesela, bir pastane işleten beyefendinin Instagram’da kendi tarif videolarını çekmesi güzel bir fikir olabilir. Fakat kamera karşısında tutuksa, diksiyonu zayıfsa veya görüntü kalitesi kötüyse bu video müşteride istenen etkiyi yaratır mı? Bazen tam tersi, komik veya amatör bulunup markanın ciddiyetine gölge düşürebilir. Sosyal medyada “cringe” dediğimiz ve izleyene bile utanç yükleyen paylaşımlara hepimiz rastlamışızdır. Yönetici kendi ürününü öve öve bitiremiyor ama tonlama yapay, içerik boş, altyapı yetersiz, diksiyon kötü… Böyle durumlarda izleyici, bırakın markayla bağ kurmayı, videoyu sonuna kadar izlemiyor bile. Küçük işletme sahibinin iyi niyetle yaptığı bu girişim, ne yazık ki “ürünü veya hizmeti kimse benim kadar iyi anlatamaz” yanılgısının bir sonucu oluyor.

Özellikle Türkiye’de son dönemde bazı KOBİ’lerin TikTok veya Instagram gibi platformlarda kendilerini marka yüzü ilan etmeye çalıştıklarını görüyoruz. Kimi zaman bu strateji özgünlük ve samimiyet getirip işe yarayabiliyor. Örneğin çok sempatik ve konuşması etkili bir esnafın kendi ürünlerini tanıtması bir anda viral olabilir. Ama her işletme sahibinin böyle bir karizması ya da iletişim becerisi olmayabiliyor. Diksiyonu yetersiz, beden dili uygun olmayan bir yöneticinin kamera önüne geçme ısrarı ise profesyonel olmayan içeriklerin sosyal medyaya sürülmesiyle sonuçlanıyor. Takipçiler belki hatır için birkaç beğeni atar, ama bu içerikler markaya yeni müşteri kazandırmaz, markanın imajını bile zedeleyebilir.

Marka yüzü olmak bir uzmanlık işidir. Kişi kendi alanında yetkin olabilir, ancak kamera karşısında etkili konuşmak, kitle psikolojisini yönetmek farklı bir yetenek ve deneyim gerektirir. Küçük işletmeler, “ben de yaparım” özgüveniyle hareket ederken bu gerçeği göz ardı edebiliyor ve sonuçta ortaya ne etkileşim ne satış ne de doğru dürüst bir marka algısı çıkıyor.

Bazı etkileşimler çok tehlikeli ve tuzaklarla doludur. Asla yapmam dediğiniz ne varsa biraz daha etkileşim uğruna yapar duruma gelebilirsiniz. Markanızın, ürününüzün ve yılların emeğinin tek bir gaf ile heba olduğunu görebilirsiniz. Şirket yüzü olmak dikkat gerektirir. Öyle duygusal tepkiler, cevaplar falan veremezsiniz. Etkileşimin kötüsü olur kıymetli iş insanları. Sonuçları da kötü olur.

Kamera Karşısına Çıkma Zorunluluğu Bir Mit mi?

Sosyal medyanın ve dijital pazarlamanın yükselişiyle bir efsane oluştu. Her kurucu, her CEO marka yüzü olmak için kamera karşısına çıkmalı, kişisel marka inşa etmeli. Bu bir bakıma anlaşılır bir beklenti. Çünkü tüketiciler markaların ardında gerçek insanlar görmek istiyor ve hikâyeler dinlemek çok hoşlarına gidiyor. Ancak bu durum sanki bir zorunlulukmuş gibi algılanmamalı. Her yöneticinin kamera karşısına geçmesi şart değil, hatta her durumda doğru da değil.

Öncelikle, bir kişinin şirketi kurup büyütmüş olması, onun mutlaka halka açık bir figür olma becerisine sahip olduğu anlamına gelmez. Kimi insanlar müthiş birer mucit ya da iş stratejisti olabilir ama içe dönük karakterdedir, kitle önünde konuşmaktan hoşlanmaz veya iyi değildir. Onları zorla sahneye çıkarmak (kendi zoruyla bile olsa) hem kendileri için işkence hem izleyici için sıkıcı bir deneyime dönüşebilir. Ayrıca, herkes Steve Jobs ya da Acun Ilıcalı gibi doğal bir sahne karizmasına sahip değildir. Marka iletişiminde “yapmacık-kötü” görüntü vermek yerine, hiç iletişim kuramamak daha iyi olabilir. Bu nedenle, kurucuların veya üst düzey yöneticilerin kendilerini marka yüzü rolüne sokma baskısını üzerlerinden atmaları gerekiyor. Bu özgüven denen şey her mecrada doğru çalışmayabiliyor.

Peki ne yapalım?

Günümüzde alternatif iletişim yöntemleri var. Yüzünü göstermeden de güçlü bir marka topluluğu oluşturabilirsiniz. Bazı şirketler kurucularının blog yazılarıyla, podcast sohbetleriyle veya imzasını taşıyan manifestolarla hedef kitlesine ulaşıyor. Kamera arkasında kalıp, düşünceleriyle veya yazılarıyla markayı yönlendiren liderler de mevcut. Önemli olan samimi ve tutarlı bir iletişim kurmak olduğundan, yüzünü göstermek tek seçenek değil.

Hacivat–Karagöz Modeli: Yapaylıktan Samimiyete Geçiş

Instagram’da son dönemde sıkça gördüğüm bir format var:
Dış ses ürüne/hizmete dair sorular soruyor, işveren “marka yüzü” de kamera karşısında cevaplıyor. Kötü oynandığında tam bir Hacivat–Karagöz gibi yapay hale geliyor. Çünkü izleyici, gerçek bir sohbet değil, önceden kurgulanmış bir “tiyatro” izlediğini anlıyor.

Halbuki daha sağlıklı bir yol var: İşveren ille de kamera karşısına çıkmak istiyorsa, bunu sorgulama değil sohbet ortamına taşıyabilir.

  • Bir YouTube serisi: İşveren müşterisiyle oturup ürün/hizmet üzerine sohbet ediyor. Samimi, soru-cevaplı, “işte bakın biz böyle çözüyoruz” havası. İki taraf ve izleyen için gayet faydalı olur.
  • Bir podcast formatı: İşveren sahne performansına zorlanmıyor, hikâyesini sesiyle anlatıyor. Müşteriler ya da sektör uzmanlarıyla sohbet ederek güven inşa ediyor.
  • Bir profesyonel platform: İşverenin yalnızca reklam değil, gerçek iş deneyimini paylaşabileceği, müşteriyle diyalog kurabileceği bir ortam.

Şimdi buraya bir Yapıcı Pro reklamı yakışmaz mı?  Bizim uzun vadeli planımızdan biri de tam olarak böyle bir ihtiyaca hizmet edecek:

  • İşletmeler için “konuşma alanı” yaratmak.
  • İşverenin ürününü tiyatro gibi sahnelemek yerine, potansiyel müşterisiyle oturup tartışabileceği, deneyim paylaşabileceği, gerçek bağ kurabileceği bir alan açmak.
  • Bu alan zamanla bir iş dünyası podcast ağı hatta belki YouTube’u gibi işleyecek.

Reklam bitti. Yapıcı Pro’nun bunun için biraz daha yolu var. Planlarımız çok “Yapıcı”. Hazır lafı buraya kadar getirmişken yazayım istedim.

Kamera karşısına çıkmazsam marka olamaz mıyız?

Marka yüzü kullanmak bir strateji meselesidir ve her strateji gibi “duruma göre” değerlendirilmelidir. Eğer bir kurucu gerçekten ilham verici bir figürse, doğal bir iletişim yeteneği varsa elbette bu şahane bir koz olarak kullanılabilir. Ama öyle değilse, hiç gerek yokken herkesi YouTuber, influencer yapmaya çalışmak beyhude ve bazen komik bir çaba olacaktır. Ez cümle, kamera karşısına çıkmak bir hak veya imkân olabilir, ama bu asla kategorik bir zorunluluk değildir.

Benim uzmanlığım finans. İşin ille de maddi boyutlarına bakmam gerekli. Yukarıda yazdıklarım benim düşüncelerim ama bu konuyu marka ekibiyle görüşerek, tabiri caizse icazetlerini alarak yayımlamaya karar verdim. Çünkü biz her zaman uzmanlığa saygı duyarız. Ama en nihayetinde ben gerçek kişiyim ve burası özgür bir platform. Bu marka yüzü meselesine herkes gibi ben de maruz kalıyorum. Mesela bu sıra önüme sürekli bir aile şirketi temalı içerikler düşüyor. Kimi aile şirketlerini olması gerekenden fazla övüyor, aynı reels içinde otuz kez falan “aile şirketi” tekrarlıyor, kimi de “aile şirketleri mi? Aman uzak olsun, hizmet vermem” diyor. Geçenlerde öne çıkarılmış bir içeriğe daha maruz kaldım. İşverenlere ithafen birtakım iğneleyici sorular soran bir “marka yüzü” idi. Paylaşımı o kadar iğneleyiciydi ki acaba bir ters köşe mi var diye sonuna kadar izledim. Evet sanırım bu içerik amacına ulaşmış oldu. Ama beklediğim gibi bir plot twist gelmedi. İşverenlere kötüsünüz, yönetemiyorsunuz diyerek bitirdi. Satış böyle bir şey mi? Bir tüketici ve işveren olarak soruyorum. Ben daha beni tanımadan, bilmeden bu işi yapamıyorsun diyen birinden mi hizmet satın alacağım?

Think Budget: Özgüvenin Finansal Bedeli

Velev ki, ben de bir özgüven patlaması yaşadım ve kamera önüne geçtim. Bu işi bizim yeğene değil de bir profesyonele yaptırmaya karar verdim. Ama unutmayın markamın yüzü hala benim.

Toplam Kampanya Maliyeti (TKM) = Prodüksiyon + Medya (reklam) + Zaman Maliyeti + Fırsat Maliyeti

Performans = Gösterim × İzlenme Oranı × Tutma Süresi × Eylem Oranı

Eğer yüzüm izleyiciyi elde tutamıyor, mesajım ikna etmiyorsa, CPM düşse bile CAC şişer.

TKM: 60.000 TL olsun.

Erişim: 500.000 gösterim → 30.000 izlenme

Ortalama izlenme süresi: 7 sn (ama videom 30 sn)

Tıklama: 300 kişi

Satın alma: 12 kişi

Tıklama Başına Maliyetim (TBM): 60.000 TL / 300 = 200 TL

Müşteri Edinme Maliyetim (CAC) = 60.000 TL / 12 = 5.000 TL oldu.

Yani benim aniden yüklenen özgüvenim, her yeni müşteriyi bana 5.000 TL’ye mal etti.

Ürün başına brüt kârım 1.200 TL olsa, her müşteri için 3.800 TL zarar yazıyorum.

Şu kadar “Görüntülendik” bir başarı değildir. Başarı, TKM < (Yeni Müşteri Sayısı × Müşteri Yaşam Boyu Değeri) denkliği tutturduğunda başlar.

  • Kamera önü = heves değil, yatırım
  • Özgüven ≠ kârlılık
  • Marka yüzü = stratejik karar

Heves Değil, Stratejik Yatırım Kararı

İşletmelerin kamera karşısına geçme hevesi anlaşılır, ama unutulmamalı: Bu bir heves değil, yatırım kararıdır.

Rakamlar gösteriyor ki yanlış yüz seçimi, “kendim anlatacağım” özgüveni, çoğu zaman görünürlükten çok görünmez zarara yol açıyor.

Marka yüzü meselesi de işte tam bu yüzden stratejik: Doğru seçilirse yatırım, yanlış seçilirse kaynak israfı.

İçerik Puanı 5

Bir yanıt yazın